01.07.2009

gidiyor muyuz...



Konser biletleri
Vizeler
Uçak biletleri
Otel rezervasyonları
Şehirlerarası tren biletleri
Gezi kitapları
Seyehat çantaları
Transferler
Gerekli Bilgiler
Arkadaş tavsiyeleri
Bavullar
Motivasyon eh iştee...

hayat bayram olsa...


hayat bayram olsa, ama değil... geçen son iki haftada bunu ilkilerime kadar hissettim malesef... birden bire gecenin bi yarisi gelen bir telefon hayattaki ne çok şeyi etkileyip, insani ne çok sarsabiliyor... en çok böyle deneyimleri yaşayınca, şükretmeyi ve her güzel anın kıymetini bilmeyi anlıyor galiba insan...

babama, bilmeden yaptığım gemici düğümünü sorabildim, bana başka birkaç tane daha öğretti hatta... soramayabilirdim de, çünkü biz aslında sadece ikinci kez şanslıydık... 20 yıl sonra aynı gün, aynı tarihte ve yine benim doğumgünümde ikinci kalp krizini atlattık... çok şükür...

17.06.2009

pazar barbeküsü...


yakin arkadaşlarimiz, gecen yaz sonu bahçeli bi eve taşınınca, kış boyu yaza bahçede yapacagimiz barbekünün hayalini kurmuş durmuştuk... ee nihayet yaz gelince, ilk fırsatta yaptık biz de...
yine bol, yemek, bol içki, bol muhabbet ve bol yayılmalı, çook keyifli bi gün oldu...




bu tatlişler de güzel günümüzün en keyifçileri... bütün gün bi güzel yayıldılar, oynadılar... gelçi oğluş yeni dişlerden dolayı biraz huzursuzdu ama biz yine de mümkün olduğunca yedik onu... fıstık kıcımız da zaten tam kaymak, bi de oyle sosyalki, hiç esirgemedi bizden gülücüklerini... maşallah diyelim... küçük hanımın maceralarını buradan takip etmek mümkün...


bu da benim o gün için, cumartesiden hazırladığım çilekli tiramisu... tarif nette bi çok yerde bulunan klasik tarif, ben farkli olarak kedidili bisküvilerini malibu-süt karışımıyla ıslattım bide evde kendi kavurduğum datça bademlerinden kullandim... çilek-badem ikilisine bayılıyorum...


tatlı, minik kaktüslerim...


her kadın gibi çiçekleri çok severim, çiçek almaya bayılırım, ama malesef çiçek yetiştirme konusunda da benim kadar başarısızı az bulunur... yıllar içinde sonu hüsranla biten zavallı çiçeklerimin sayısı arttıkça, insan bazı konularda da başarısızlığını kabul etmeli diyip, bu işten artık vazgeç(miş)tim...

geçen sene yeni ofise geçince, ofisin güneşe göre yönünü biraz kestirdikten sonra bir deneme daha yapmaya karar verdim... tabiii biraz hile yaptım, bihayli dayanıklı bi bitki aldım, ama o hala bizimle birlikte ve çok da sağlıklı... hatta arada bi saksısını bile değiştirip, büyüttüm...

son günlerde de masamda da bi bitki olsun isteğindeydim, tabii gönlümden şirin mi şirin, şık mı şık bonzailer geçerdi ama şansını fazla zorlama kırmızı diyip, ikeadan bu şirin minicik kaktüsleri aldım...

ofiste, masamda benimle bilikte canlı bişeylerin daha olması güzel bir hismiş... evet belki sevip okşayamıyorum ama, gayet diri ve sağlıklılar ve daha uzun süre benimle olacaklar...

dügümcü baba...


bugun sabah, lacivert beyaz bişeyler giyince, bi de bluzümün saç örgüsünden halata benzer askıları ve kuşağı da olunca, farklı bi şekilde bağlıyim, şöyle gemici düğümü gibi olsun dedim ve ipleri ordan burdan geçirip çekiştirince resimdeki gibi acaip oranlı ve güzel gürünen bi düğüm yaptım... şimdi nasıl yaptığımı hatırlamıyorum, ve muhtemelen bi daha yapmam da imkansız...

neyse en azından bilmeden, tesadüfen de olsa güzel bişey çıkarmış olmak hoşuma gitti... belki de bu yaptığım çok bilinen bi tekniktir, bi adı falan vardır mesela... babama bi soriym en iyisi, belki biliyodur... herneyse, babamın denizci genlerinden bana da biraz geçmiş gibi geldi bana ve böyle düşünmek acaip hoşuma gitti...

12.06.2009

ayakkabı mı, aman ben eksik kalmıyım...


.
geçenlerde sevgiliyle bi işimizi halletmek için akşamüzeri saatlerinde eminönüne gitmiştik... malum eminönü, orada halledilebilecek işlerin sınırı insanın hayal gücünü bile zorlar... biz sanırım saat konulu bir iş için gitmiştik... neyse işimiz çabuk halloldu ve bittiğinde daha dükkanların kapanmasına 1 saat vardı...
.

bilmeyenlere söyliyim, eminönü esnafı hiç de öyle düşünüldüğü gibi esnek değildir, burnundan kıl aldırmaz, 6 dedinmi kepengi indiriverir kafana... hatta ben cumartesi 3te kilidi vuran hanlar biliyorum... tabii hepsi tecrübeyle bunların, 2 cumartesini üstüste heder ederek, manikür makası almak için oralara gidip, bırak dükkanı, komle iş hanını kapalı bulunca insan, hepsini öğreniyor...
.

neyse, daha 1 saat var diyip ben sevgiliyi gönderdim ve biraz dolandım... yaz geldi, yeni malzemeler gelmiyor biliyorum ama inatla keçe bakmaya gittim... bişey bulamadım...
.
dönüşte missred in burada bahsettiği ayakkabıcı aklıma geldi, yeri de çok kolaymış sadece 1 kişiye sordum ve taa taaam ordayım... cidden ilginç biyerdi, nerdeyse tüm ayakkabılardan birer tane vardı... bi de tümü 37 numara olunca, birkaç tane beğendim, şimdilik sadece 1 tane diyip bunu seçtim... aklım diğerlerinde kalarak, gözüm hala diğer modelleri süze süze çıktım...
.
son yıllarda ortalıkta çok fazla ucuz ayakkabı var, ama bence çoğu ben çin malıyım, ne dayanıklı ne de rahatım, üstelikde deri değilim diye bağırıyor... ben ayakkabı ve çanta konusunda tekstile göre daha seçici olmak gerektiğini düşünenlerdenim... ama missred in de bahsettiği gibi buradaki ayakkabıların yerli imalat ve sample ürün oldukları çok belliydi... henüz bir kez giydim ve çok rahat ettim... tavsiye ederim...
.
ps:blog sahibesinin zavallı ayakları, pazar günü davetli olduğu 5 çayında, ayağında babet üstünde pantolon olmasına rağmen, bahçedeki sinekler tarafında hunharca yendiği için benek benektir... bütün sineklere ölüm...

11.06.2009

bazen, öylesine...


home ofisten yerleşik ofis düzenine geçtiğimizden beri, öğle yemeği dışarıda yenen bir öğün olarak tekrar hayatımıza dönüş yaptı... evde çalışırken, geç yapılan bir kahvaltı, ya da atlanan kahvaltıdan sonraki ana öğün vs. şekilllerde atlattığımız bi öğündü oysaki...


öğle yemeği dışarıdan yenince, üniversitede hazırlık yılından beri dışarda yiye yiye ev yemeğini kafasında yüceltmiş bi şahsiyet olarak ben de akşam yemekleri evde yensin diye çabalar oldum... tabii bu, yoğun çalışan biri için ne menem zor bişeymiş, yeni yeni idrak ediyorum...

bi de tabii öğünler arasındaki karbonhidrat protein dengesi konusu var... ben eskiden boyle şeylere hic takilmazdim, çok şükür sevgilinin de benim de diyetlik bi durumumuz yok ama etrafimda diyetisyene gidenlerin sayısı arttıkça ve onlardan surekli boyle seyler dinledikçe, ister istemez bende de böyle takıntılar basladı... sagliktir, iyidir diyelim geçelim... neyse iste öğle yemeği proteinliyse aksama sadece sebze, yok sebzeliyse akşama etli biseyler olacak, haftada en az bir balık...

yazmaya başlayınca, laf nerden nereye gidiyo insan hakim olamıyo... asıl anlatmak istediğime geleyim artık... işte önceki gün de öğleni sebzeli bir gündü ve akşam için protein nev i bisey yapayim diye ofisten çıkıp markete uğradım, en zahmetsizinden bi paket seçtim, sonra kasanın yanında küçük şarap reyonunu gördüm ordan da bi şarap attım sepete... sonra evde de fazla ugraşmadan salatalar, bruschetta, küçük bi peynir tabağı fln. derken kendiliğinden keyifli bi menü çıktı ortaya...

bu ilk kez olan bişey değil aslında... arada böyle akşamlar oluyo...

işte böyle, bazen, öylesine, önceden planlanmayan, kendiliğinden keyif masasına dönüşen akşamlara ben BAYILIYORUM...

(o akşam benim marketten aldığım şarabı değil de evdeki tariş in kalecik karasını içtik... tarişin şarapları piyasada satılmadığından pek bilinmiyor... zaten sadece çekirdeksiz kuru üzümün üretim fazlasını değerlendirmek için başlamışlar... biz gittikçe izmir konaktaki tarişten -tabii bulabilirsek, çünkü herzaman olmuyor- alıyoruz... çok mükemmel şarap, her zaman çok kaliteli fln diyemem, arada kötüleri de çıkıyor... o gün içtiğimiz iyi çıktı neyseki...)


08.06.2009

çanta kapısı...


hey allahım, takip ettiğim blogların bana ne çok faydası dokunuyor... tüm blog sahiplerine farklı farklı şeyler için, ayrı ayrı teşekkür etmeliyim...

bu fikri de sevgili uyuz cadının şu postunda görmüştüm ve aklımda kalmıştı... geçen gün nihayet ikeaya gidip, bu askılardan bulup aldım ve haftasonu da güle oynaya çantalarımı düzenledim...

kimisi dolapta alt raflarda eziş büzüş duran, kimisi kapı kollarında falan üstüste asılıp ezilen çantalarım da bir oh dedi...

hepsi sığmadı malesef, ama evde başka kapılar da var neyseki...

02.06.2009

apar topar...

geçen cuma akşamı arkadaşlarla herzamanki yerimizde buluşup, bol yemeli, bol içmeli ve tabiiki bol sohbetli güzel saatler geçirmiştik... içme düzeyinin ne derece bol olduğunu, ertesi gün öğlen 11.30 da sürüne sürüne yataktan kalkmam ve 12.00 deki dişçi randevuma zar zor yetişmemden anlamıştım zaten... zira hiç huyum değildir o saatlere kadar uyumak...

meğer hatırlamadığım başka kanıtlar da varmış, yemekten sonra gece 01.30 civarı oturduğumuz mütehasıp tatlıcıda siparişimi soran garsona, 'teşekkür ederim ben bikini giyicem' diye cevap vermem ve bir peçeteye pazartesi akşamı O. ve Z. lerde olucam diye imza atmam gibi... Neyse imza kısmını masadakilerin nerdeyse tümü hayal meyal hatırlıyormuş, tek ben değil yani...

dün iş çıkış saatlerinde, birimizin bu imza işini hatırlaması, herkes gider ben gitmezsem olmaz telaşıyla birkaç telefon görüşmesi sonucu, evlerine gideceğimiz arkadaşların bile durumu unutmuş olmasına rağmen apar topar yemekli buluşmamızı gerçekleştirdik...

ne ilginç ki, arkadaşlarımızın apartman komşusu evden catering işine girmiş, meğer evinde her daim güzel ve lezzetli bir menüsü varmış... bizim masamız da son dakka daveti olmasına rağmen onun sayesinde öyle bir donatılmıştı ki... ve daha ilginç ki, yine bu kişi; arkadaşımın ve onun referansıyla da benim nikahta makyajımı yapmıştı... yetenek ve girişimci ruh böyle bişey olmalı... takdir ediyorum... evi teşvikiyede, isteyen olursa numarasını alabilirim...

ben de madem son dakka gayretiyle boyle bi buluşma organize edildi, benim de bi katkim olsun dedim ve işten makul bi saatte eve gidip, çabucak bi tatlı yaptım... bu tatlıyı birkaç sene önce, hem iş hem tatil olsun diyip kış vakti sevgiliyle antalyada 5 yıldızlı bir otelde kaldığımızda yemiş ve resmen dadanmıştık... hem ne zamandır aklımdaydı, malum yaz geldi dondurmayla yenen sütlü tatlıların vaktidir, hem de öyle zahmetsiz ki...

irmik tatlısını bilmeyen pek yoktur ama ben yine de tarifi vereyim, 1 lt süte ( ben %50 yağlı kullandım) 7 yemek kaşığı irmik, 7 yemek kaşığı şeker, 3 yemek kaşığı kakao ve 1 pk vanilya koyup, kaynayıp koyulaşıncaya kadar karıştırarak pişiriyoruz... sonra ısıya dayanıklı bir kaba döküp, sıcakken küp küp kesiğimiz çikolata parçalarını üstten heryerine saplıyoruz, ama içine gömülmeden birazının üstte kalması görüntü açısından önemli... ben evdeki şu çikolatanın bi de bademli olanını kullandım... çok yerinde bir karar olmuş, çünkü içindeki portakal aroması ve kavrulmuş bademler de tatlıya ayrı bi özellik katmıştı... çikolataları sapladıktan sonra da dolapta biraz soğutuyoruz... taa taaamm... işte bu kadar basit... basit ama işte, bizde herkes, o kadar güzel yemeğin üstüne bile çok beğendi...

güzel bi akşam oldu, üstelik biz de hep daha sık görüşelim, bu kadar yakın oturuyoruz, daha spontan görüşelim diyip dururduk... nihayet becerdik üst üste ve spontan görüşmeyi... umarım devam edebiliriz...

29.05.2009

mia posta



yaşadığım şehirde olan biten neymiş, hangi etkinlik varmış, nereye ne açılmış, nerenin nesi iyiymiş vs. vs. haberdar olmak benim için çok önemlidir...
.
bu şehirde, şehrin büyüklüğü ve kalabalığı misli misli bir avrupa ülkesi kadar olsa da, haberdar olduğun etkinliklere katılma ya da nerede olduğunu çok iyi bildiğin yerlere gitme olasılığı çoğu zaman imkansız mertebesinde olsa da, bunlardan haberdar olmak ve seçenekleri de arttırmak lazım...
.
bu konudaki en büyük yardımcı, üyelerine günlük postalar gönderen siteler ... mia posta da bunlardan biri...değindiği konular da genel olarak bu tip sitelere paralel, moda, yemek, gezme-tozma, tasarım vs...
.
ben en çok da sayfanın tasarımını ve kenardaki konuyla ilgili illusturasyonları beğendim...
.

21.05.2009

çocuk reyonlarındaki gizli hazineler...

her ne kadar son yıllarda bi sürü marka mağazada, yada markasız semt mağazalarında ve hatta pazarlarda satılan ürünlerin tümü birbirine benzese, trend olan (örneğin bir desen olsun bu) bişey, tüm bu yerlerde kalite kalite, fiyat fiyat ama aynı tasarımla bulunabilse de, türkiye de magazasi olmayan markaların ihraç fazlası ürünleri; ucuza kaliteli ürünlere sahip olabilmenin yanında, farklı bişeylere sahip olabilmek, üstünüzdeki şeyi forma haline gelmeden severek bıkmadan giyebilmek açısından da çok kıymetliler...

bu ürünlere ulaşmak için, mesela zara gibi ferah ve düzenli bi mağazada şööyle salına salına bakmak, denemek, belki ilk seferde karar veremeyip bi daha gidip bakmak gibi lükslere sahip olmasak, genel olarak yarim ila 1m yüksekliğindeki yığınların içinde, son derece sıkış tepiş askıların arasında, genelde havasız daracık dükkanlarda bunalsak da, sonuç genel olarak buna değiyor...

ancak burada bahsetmek istediğim, forma olmayacak giysiler için benim diğer alternatifim...

çocuk reyonları...

ilk, üniversite yıllarında mudo nun çocuk reyonunu keşfetmemle başlamıştı... şimdi mudo çocuk ürünleri üretmiyor ya da getirmiyor ama zara kids, lc waikiki, peacocks vs. de hala çok sevimli, renkli, 14-16 yaş giysileri bolca var... ve neyse ki ben de üniversite yıllarındaki bedenimi, bir iki kilo fazlayla da olsa koruyabiliyorum...
bir de, belki siz de farketmişsinizdir, son yıllarda çocuk koleksiyonları da yetişkinleri nerdeyse birebir tekrar ediyor... mesela biçok yerde bulunabilen benzer kesimli bi bluza çocuk reyonunda bambaşka bi kumaşla, desenle sahip olma şansı son derece yüksek... bi artısı da fiyatları daha düşük...

benden söylemesi...

ps: resimdeki askıları saç örgülü jean elbise lc waikikiden, 14-16 yaş, 19.90 tl...

18.05.2009

özgün zeytinyağı...


.
malum egeliyiz ya, zeytinyağının yeri ve önemi bi başkadır bizim için... öyle her zeytinyağını beğenmeyiz, yemeyiz, huysuzluk yaparız... yok efendim; sızma mı kullanılmış, riviera mı, geçen sezonun yağımıymış yoksa tazemiymiş ve hatta şişenin dibinden mi konulmuş, üstten mi vs. vs... tüm bunlar üzerine uzmanlık geliştire geliştire yetişmişiz farkında bile olmadan...
.
hayatta seçici olmak takdir ettiğim bi karakter özelliğidir... ama bazen bu durum kimi güzelliklerden mahrum kalmanıza sebep olabilir... işte bu durumda gidişata bi dur diyebilmek de ayrı bi meziyet tabiii... neyse, ben her ne kadar hala süpermarket raflarından zeytinyağı almayı reddetsem, hala annemlerin siparişle getirttikleri yağdan sebeplenme lüksümü devam ettirsem de, zor durumlarda başvuracağım adresleri de bi kenarda tutuyorum...
.
.
ancaak, paylaşmak istediğim bu adres, ki kendilerinin adı özgün zeytincilik, anlattığım durumdan biraz farklı. evdeki şişe bitince üzüldüğüm, pazar kahvaltılarında baharatlarla karıştırıp seve okşaya yediğim, yolum düşer de yerlerine gidebilirsem tüm aileye litre litre alıp gururla hediye ettiğim, kankiciimin yazlık dönüşlerinde üşenmeden taşıyıp getirdiği kadar başka...
.
çok sevindirici ki, artık yolumuzun ayvalığa düşmesine gerek kalmadan da ulaşabileceğiz, çünkü nihayet istanbulda da bi satış mağazası açmışlar... hem de semtimizde, yakıncacık. bi de fiyatları da hiiç farklı değil, ayvalık da neyse aynısı...
adresi: serencebey yokuşu no:14 (necdet ozalitin hemen yanı)


05.05.2009

çilek mevsimi...


bütün kış tezgahlardaki mevsimsiz, iri kıyım çileklere iç geçirip, geçirip direndikten sonra, gerçek çilek mevsimine şöyle şanlı bi açılış şart olmuştu...
yaptık biz de...

04.05.2009

kış bitti, ama yine gelecek...

kış bitti aslında, yani tarih olarak şu günlerde çoktan bitmiş olmalı... ama bu sene ki kış öyle inatçı ki, bi türlü tam olarak sevindirmedi bizi bahar geldi diye... tamam istanbulun havasına güven olmaz, onu öğrendik yıllar içinde, güzel bi günün ardından yağmurlu günler gelebilir... ama bu kadar üstüste de olmaz ki... bu gidişle de baharı es geçip, direkt olarak yaza geçicez gibi...

sıcak yaz günlerinin hayaliyle yaşarken bu resimdekiler de ne dememek içten değil tabiii... ama kış ne zaman bitse, yaz ne zaman gelse de, şu bir gerçek soğuk günler yine gelecek... ve benim gibi üşüyengiller ailesine mansup ve kumaş pijama hastası biri bu tatlı picişleri görünce dayanabilir mi, dayanamaz... puantiyelisi annekuşa, penguenlisi de bana...

şaşkınım...

yaptığım tatlılara vanilya aroması katsın diye aldığım şeyin vanilya aromalısı çıkmışsa, bunca zamandır kullandıklarım neydi ve ne işe yaradı...

30.04.2009

tatlı, minik eklentimiz geldi...



aylar önce hani şurada bahsetmiştim ya, ailemize minik bi eklenti olacak diye... işte o minik tahminimizden de aceleci çıktı ve 1 ay erken açtı gözlerini dünyaya... biz de olabilecek ilk fırsatı yaratıp, geçen haftasonu gittik onu görmeye, koklamaya... o kadar küçük ki, tabii 1 ay erken geldi ya... ama gayet sağlıklı neyseki...


bi de ablamız var tabii, onu da unutmamak lazım... kaç senedir o çook istediği, annesine yalvardığı kardeşine kavuştu... kavuştu kavuşmasına ama şimdilik pek yüz verdiği söylenemez... boyle durumlarda biraz zaman şart tabii, kendisinden 8 yaş küçük kardeş sahibi biri olarak bunu tecrübelerimle söylüyorum...



hal böyle olunca, biz bebişi görmeye gittik ama, ancak ablamızın olmadığı kaçak göçek zamanlarda sokulabildik kuzucuğa... hiç doyamadik tabii, gerçi bu pek mümkün bişey değil... bu arada ablamızı kırmamak için yıllar sonra bi de balerine bindim, iyi mi... binmeden önce ne kadar fena olabilir ki diye düşünmüştüm, keşke öyle düşünmeseymişim... güzel bi akşamüstü çayı ve atıştırmalıklarının üstüne hiç iyi gitmedi... yediğim, içtiğim hepsi ağzıma geldi valla... lunapark ve balerin mevzusunu bi süre için kapattım...
.
.

hııı, bu da bizimkine piyano öğretmeninin ablalık hediyesiymiş... hiç bu kadar sevimli bi çanta görmemiştim... ileride birgün, bol vakitli günlerim olur da dikiş makinesi fantazimi gerçekleştirirsem, ilk yapıcaklarımdan biri olsun diye buraya not ediyorum...

22.04.2009

yeni keçeler...



cumartesi günü, başka önemli bi iş için sirkeciye gittim... gitmişken fırsattan istifade yeni keçeler de aldım... ben bu işi çok sevdim valla, galiba etrafimdaki herkesi donatıcam bu gidişle...

20.04.2009

yeni waffle tarifim...


waffle öyle çok sık yaptığım bişey değildir... belki yılda 2-3kez... bu durum son aylarda gelen kalmalı misafirlerimizle ve bi de benim waffle kalıplarımı yenilememle birlikte biraz değişiklik gösterdi... hem sıfır kalıpların hevesi hem de malum, misafirlere güzel kahvaltı hazırlama hevesi... ancak bu son denemelerde nedense, hep uyugladığım tariften alıştığım sonucu alamamaya başlamıştım, bilmiyorum belki de benim damak zevkim biraz değişti de ondan...




neyse bu hafta sevgiliyle pazar gününü kendimize sonsuz yayma günü olarak armağan edince, yeni bi waffle tarifi bulup denemeye karar verdim... ufak bi aramayla, tariflerine her zaman güvendiğim ve beni hiç yanıltmayan devletşah ın sitesine yöneldim... tarifin ismi de tam bana göre olunca hiç başka biyere bakmama da gerek kalmadı zaten...



bu arada, sevgili türk yemek blogger i arkadaşlar o kadar başarılılar ki, ben artık kütüphanemdeki kitap, dergi arşivlerini karıştırmaya üşenir oldum... aylık abonesi olduğum dergileri de sadece göz zevkim ve belki çok nadir bir iki ilginç tarif çıkarsa diye karıştırır oldum... herşey internetten, google dan...


neyse, waffle a gelirsek, tarifi burada. tarifte hiçbir değişiklik yapmadım ve hiç bi olumsuzluk da yaşamadım... dokusu yumuşacık, sünger gibi, miss gibi vanilya kokan, ve tuz-şeker dengesiyle de tam olması gerektiği gibi nötr tatda waffle larım oldu... yeni tarifim budur...



pazar günü de bütün gün evde hiçbirşey yapmayalım dedik ama, hava öyle sıcak ve yumuşak olunca, bi de gazetede garaj istanbul daki 'osmanlıdan cumhuriyete biraya dair' isimli serginin son günü olduğunu okuyunca, yine duramadık ve attık kendimizi taksime...



sergi bence pek doyurucu bi sergi değildi... konu bira olunca daha yaratıcı sunumlar, ve daha ilginç şeyler göreceğimi umut etmiştim... neyse, ama gitmemek de olmazdı...




biranın şimdiki tombik şişesini, sanırım biraz yılların alışmışlığıyla da beğeniyorum.. ama yukarıdaki resimde önde duran, uzun boyunlu şişeyi de çok beğendim... bence bira firmaları da biraz eskiye dönerek yenilik yapabilirler...




bi de yukarıdaki resimdeki bardak da çok ilginç geldi... osmanlı yıllarında bira içmek pek bi milliyetçi duygularla yapılan bişeymiş galiba... bardağın üstündeki uluyan kutlara, çapraz sancaklara bakılırsa...

17.04.2009

arasam bulamazdım...

arkadaşların çocuklarına, yeğenlere; bize geldiklerinde ya da dışarda görüştüğümüzde çantamdan küçük bi hediye çıkarıp vermeye ve o anda yüzlerindeki beklenmedik sevincin, mutluluğun ifadesine bayılıyorum... bunun için de aklıma geldikçe ufak tekek şeyler alıyorum... küçük renkli toplar, çizgi film karakterli çoraplar, kırtasiye malzemeleri, arabalar fln...

bu kalemleri de hiç aklımda yokken beşiktaş pazarında gördüm ve direkt üstlerine atladım... arasam cidden bulamazdım... genel olarak kırtasiye ürünlerine ayrı bi düşkünlüğüm vardır zaten, ara ara başka bişey için de girsem kalem silgi vs. ne var ne yok diye bakarim... ama bu kadar şirinini çok az görmüştüm...

birini de kendim kullanicam, ama hangisi karar veremedim daha...

13.04.2009

kolaycı tasarımcı...



geçenlerde nihayet bi cumartesi, kankiyle bibuçuk senedir sayıkladığım eminönü turunu yaptık... herzaman listemdeki bisürü şey ve tabii hiiiç aklımda olmayan daha bisürü şeyle döndüğüm bu tur, bu sefer malesef acaip bereketsiz geçti...

ne almak istediğim şeyleri doğru dürüst bulabildim, ne de oyle alakasız şeyler karşıma çıktı... benim için o günkü turun en önemli olayı resimdeki broşlar oldu... evde önceki senelerde, heves edip edip aldığım(ız) bi ton boncuğa sadece aparat almak için girdiğimiz boncukçuda nevar ne yok diye bakınırken, değişik renklerde ve değişik şekillerde kesilmiş hazır keçe parçaları gördüm... hemen oracıkta bikaç tanesini üstüte getirip üstteki broşları yaptığım parçaları seçiverdim... bu iş toplam 5dk falan sürdü herhalde... sonra evde onları biraz dikip, biraz da silikonla yapıştırıp birleştirdim... ve ta taaam, broşlarım hazır...

bi sürü tokacıda, bi sürü sitede bunlara benzer şeyler görüyordum sürekli... ama bu işin bu kadar kolay ve ucuza maledilen bişey olduğunu tahmin etmemiştim... bundan böyle; kendi keçelerinden kendi figürlerini çizip, çıkaran, kendi özgün tasarımlarını hayata geçirenlere bi sözüm yok tabiii ama, sadece bu hazır parçaları biraraya getirip, ederinin 10 katına satmaya çalışanları esefle kınamayı, kendime bir borç bilirim...